Spider (2002)

Yönetmen: David Cronenberg

Senarist: Patrick McGrath

Oyuncular: Ralph Fienes, Miranda Richardson, Gabriel Byrne, Lynn Redgrave

Tür: Gerilim/Dram

Yapım: 98dk. Kanada, 2002


Hayran kaldığım filmlerden. Öylesine ayrıntıyla işleniyor ki aslında, ya bu ne boş bir film diyorsunuz ya da bu film inanılmazdı diyorsunuz. Tabii bu filmleri çözümleyebilme, türe hakim olmakla da ilgili.

Genel olarak bakıldığında Spider, Cleg isimli karakterin akıl hastanesinden ayrılıp bir otele gelmesiyle ve bu çevrede aklının oynadığı oyunlar yüzünden hafızasında silinen çocukluk anılarını canlandırma çabası anlatılıyor.

Cleg’in çocukluğuna gelecek olursak, annesi masumiyetin simgesidir onun için. Doyumsuz bir babaya sahiptir ve annesi bu doyumsuzluk karşısında kendini değiştirir. Daha çekici olabilmek için makyaj yapar, güzel giyinir, babasıyla olan cinselliğini arttırır. Babasının annesini değiştirmeye çalışmasına tanık oldukça, annesi masumiyet kavramının değerini kaybeder.

Annesi masumiyetini tamamen kaybettiğindeyse, Cleg’in yarattığı fantezilerde başka bir kadına dönüşür. Babasıyla ilişki içerisinde olan artık annesi değil, başka bir kadındır.

Annesini barda gördüğü hayat kadına dönüştürmekle birlikte, geçtiği sokaklarda babasının bu kadınla annesini aldattığı fantezilerini kurmaya devam eder. Annesi ise bu kadınla babasını yakalaması sonucunda, babası tarafından öldürülür. Böylelikle annesi ilk zihninde ölmüş olur. Annesinin öcünü almak için, diğer kadını (annesini) öldürdüğündeyse annesini gerçekten öldürmüş olacaktır.

Otelde çalışan Mrs. Wilkinson müdahaleleriyle bir anneye dönüşmeye yakınlaşırken, annesi ve diğer kadın arasındaki çizgide kaybolur. Cleg, onu da cinselliğe büründüğünde öldürmeye teşebbüs eder fakat bunda başarılı olamaz. Çünkü gerçeğin farkına varır.

Film titizlikle işlenmiş olup, seyircinin aklında dönüp dolaşan sorulardan dolayı tekrar izleme ihtiyacı hissedeceği biçimdedir. Şu yirmi yılda çıkıp, hak ettiği değeri bulamayan bir yapımdır.

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Bir Cinayet Tasarlamak III: Korkuların İçinde

Kafamın içinde çığlık çığlığa her şey. Tam burada görebiliyor musunuz, tam burada. Korktuğum başıma geldi işte. Bir savaş başladı içimde ve dökülecek her kan, damarlarımda dolaşan kan olacak sevgili dostlar, bu hayatta korktuğum tek şey kendim oldum. Gülmeyin bana, lütfen. O kadar sınırsızdım ki, kendimden korkmama sebep oldu bu. Değer verdiklerime zarar verme korkusu, kafamda bir kaos yarattı. Karımı ve çocuklarımı her gün deştiğimi düşünmek istemiyordum sadece. Fakat sinirlendirdim onları. Görüyor musunuz, görüyor musunuz etime batırmaya başladılar. Demiştim size, lütfen kurtarın beni düşüncelerimden. Baş edemiyorum artık..

Ana Rahmin Kanı

Karanlık göklerin uğultusuna karışıyor benliğim.
Çıplak bedenim, rüzgarın arzusuyla bozkırlarda savruluyor.
Kopan bir kuş tüyü gibi ana rahminden düşüyorum.
Tekrar ve tekrar doğuyorum.
İhtişamlı bir denize doğru süzülüyorum.
Ruhunun yoksunluğundan inciye dönen bedenim;
Her bir dalganın şiddetiyle titriyor.
İtimat ettiğim sözler, çarpıtıyor tüm inancımı.
Korktuğum her bir kendim, boğuluyor şimdi kanlar nehrinde.
Sakladığım tüm gerçekler, düştüğüm yuvadan seslendiriliyor.
Ruhumdan yoksunlaştığım gün, bugündür dostlar!
Üşüyorum, ışık tutun.
Tutun ki, ruhumu bulabileyim.

Sevgilerle, Leydi Macbeth..

Yanılsamalara Yanılgımız

Doğru ve yanlış yaşamın süreğenliğinde yer değiştirir. Bu yüzden de tamamen kabul edebileceğimiz tek şey hiçlik olur. Fakat ne yazık ki insan duyguları engel olur bu gerçekliğe. Aslında birer yanılsama, kandırmacadan ibarettirler. Korkutucu olan da budur. Bir duygu nasıl bu kadar gerçekçi hissettirebilir? Hiçlikten korktuğumuz için mi bu yanılgı?

2015’den kalma bir yazı.

İd, Ego ve Süperego

İşte her şeyimle sana döndüm tanrım. Dünyanın adaletsizliğinden döndüm sana, söylesene tanrım ne istedin kadınlardan? Neden cinsiyetçi davrandın? Neden onları güçsüz gördün? Görüyor musun tanrım, ben görüyorum da. Hayatımda gördüklerimden söylüyorum, karşılaştığım en güçlü insanlar kadınlar oldu. Peki tanrım, ne istedin çocuklardan? Melek diye adlandırdığın, günahsız yavrucaklardan ne istedin? Neden ölümün, açlığın, kötülüğün elinden kurtarmadın? Melekleri tanrım, neden kurtarmadın? Seçim hakkı olmayan melekleri neden kurban ettin? Neden insanlara başkasının özgürlüğünü kısıtlama hakkı sundun? Doğruyu yanlışı ayırt edebilsinler diye mi? Onların bu yanlışları görmeye ne hakkı var? Söylesene tanrım aslında var olmadığını, dinlerin yanlışlardan ibaret olduğunu. Ölümden sonra hayatın olmadığını, hayatta yasakladığın şeylerin ölümden sonra günah olmamasının saçmalığını… Söylesene tanrım, gerçekten egonu tatmin etmek için yaratmadıysan, ne için yarattın?

[Bu yazıyıyı id, ‘ego ve süperego’ konulu yapacağım daha sonra.]

İkilemler ve Ağıtlar

Korkunç bir ikilemle ruhunun derinliklerindeki engin denizde sürükleniyor, ruhunun ağıdını dinleyip korkuyla bir oluyor. İçinde başlattığı savaşın karmaşasına; yağmurun, dalgaların tinsel birleşimine tanıklık ediyor ve yaşam döngülerindeki düzene karşı çıkarak bu korkunç ikilemle sonsuzluğa ilerliyor.

Bencilliğin Portresi

İnsan bencildir, geçtiği yerleri harap eder ve yoluna devam eder. Kendi ihtiyacı uğruna sever, yalanlar söyler. Yaptığı bütün eylemler kendini koruma ve hayatta kalma üzerinedir. İnsana duygulu varlık dense de, aslında bütün hisleri kendi bencilliğine çıkar. Hayatta kalma arzusuyla sergilediği tavırlar; yalnız kalma korkusuyla gösterdiği yalancı üzüntüler bir hissin eseri değildir, ihtiyaçlarınındır.

Macbeth, Kitap ve Film Konuşması -Düzenlenecek-

“Görünüşünüz günahsız bir çiçek olsun, siz onda gizlenen bir yılan.”

“Yapmaktan korktuğun ama yapılmadan bırakılmasını istemediğin şeyi yapmalısın!” diye haykıran sesi dinlemelisin.

“Unutma ki bu aşağılık dünyadasın: Kötülüğü baş tacı edip, iyiliği çılgınlık sayan dünyada.”

“Ne olacaksa olur, bırak olsun; en kötü gün de sonucuna varır, bırak varsın.”

“Tanrı adına dünyayı kandırdılar… Ancak tanrıyı kandıramayıp geldiler işte buraya.”

Sevgiler, Leydi Macbeth.