Ouroboros, Adem ile Havva

Ouroboros, kendi kuyruğunu ısıran bir yılan resmedilen sembol. Kendini yaratmayı sembolize eder. Ayrıca “doğanın ebedi döngüsü” ‘nü ifade etmektedir.

Platon’un görüşlerinden de bahsetmek gerekir.

Platon, evrendeki ilk yaşayan şeyi kendi kendini yiyen sirküler bir varlık olarak betimlemiştir: Bir ölümsüz, mükemmel olarak oluşturulmuş hayvan. Yaşayan varlığın onun dışında görülecek hiçbir şey kalmadığında göze ihtiyacı kalmamıştı; ya da kulağa duyulacak hiçbir şey olmadığında;ve solunacak etrafını çevreleyen bir hava yoktu; ya da besinini almasını ve sindirmiş olduğundan kurtulmasını sağlayabilecek olan organların bir kullanımı olamazdı, çünkü ondan çıkan veya içine giren bir şey yoktu: bu yüzden onun dışında bir şey de yoktu. Yaratılışındaki tasarı nedeniyle, kendi artığı onun besinini sağlıyor, bütün yaptığı ya da çektiği acı kendi içinde, kendi tarafından meydana getiriliyordu. Şunu anlamış olan yaratıcı için kendi kendine yeten bir varlık, hiçbir eksiği olmayandan çok daha mükemmel olacaktı, ve, hiçbir şeyi almaya ya da kendini herhangi birine karşı savunmaya ihtiyacı olmayacağından, yaratıcı ona el vermenin gerekli olmadığını düşündü, ya da ayak ya da tüm yürüme aparatını; ama onun küresel formuna uyan hareket ona tahsis edilmişti, akla ve zekaya en çok uygun olan 7 tanenin hepsi olarak; aynı tarzda ve aynı nokta üzerinde, kendi limitleri dahilinde bir daire içinde dönerek hareket etmesi için yapılmıştı. Ama diğer altı hareket ondan alındı ve o sapmalarına dahil olamayacak şekilde yapılmıştı. Ve bu sirküler hareket ayağa ihtiyaç duymadığından, evren ayaksız ve elsiz yaratılmıştı.

Benim için değerli bir sembol. Kötülüğün ebedi döngüsünü çağrıştırıyor. Bilirsiniz, yılanlar hep kötü bir role sahip olmuştur. Eski ahitte tanrının yılanı lanetlediğinden bahsedilmiştir. Aslında ondan da bahsetsek iyi olur.

Hayvanların en hilekârı olarak nitelendirilen yılan kadınla karşılaşır ve onu iyilik ve kötülüğü bilme ağacının meyvesinden yemesi için ikna etmeye uğraşır. Kadın, bahçenin ortasındaki ağacın meyvesinden yemeyi Tanrı’nın kendilerine yasakladığını ve şayet yerseler öleceklerini, ifade ettiğini söyler. Yılan ise, bu meyveyi yemekle ölmeyeceklerini, bunu Tanrı’nın da çok iyi bildiğini, o meyveyi yediklerinde iyiliği ve kötülüğü bileceklerini ve Tanrı’yla aynı özelliklere sahip olacaklarını söyler. Bu sözler karşısında kadın ikna olur ve o da Âdem’i ikna eder. Önce kadın yer daha sonrada yemesi için Âdem’e de meyveden verir. Meyveyi yer yemez birden gözleri açılır ve o ana kadar farkına varmadıkları şeylerin farkına varırlar. İlk kez çıplaklıklarından utanç duyarlar, cinselliğin farkına varmışlardır. Buldukları incir yapraklarıyla edep yerlerini kapatırlar. Akşam serinliğinde bahçede gezintiye çıkan Tanrı, Âdem’i ve eşini göremez ve onları arar. Ağaçların arasına saklanan Âdem, nerede olduğunu soran Tanrı’ya çıplak olmasından dolayı utandığını ve saklandığını söyler. Tanrı, Âdem’in yasak meyveyi yediğini anlar. Olayın gelişimini anlatan Âdem, kendisini kadının kandırdığını, kadın da kendisini yılanın kandırdığını söyler. Tanrı önce yılanı lanetler. Daha sonra da kadına zahmetli bir hayat bahşettiğini, gebeliğini artıracağını, büyük acılar çekeceğini, kocasının onun üzerinde hakimiyet kuracağını ve kadının arzusunun da daima erkeğe karşı olacağını belirtir.

Âdem’i ise toprağa bağımlı kılar. Toprak onun yüzünden hem lanetlenmiştir hem de kaderi olmuştur. Alındığı toprağa geri döndüğü zamana kadar onun üzerinde emek sarf edip duracaktır. Oysa cennette emeksiz olarak mutlu, huzurlu bir şekilde yaşıyordu. Âdem, karısının adını Havva koyar. Havva artık “bütün yaşayanların anası” olmuştur. Bundan sonra Tanrı, kendisine karşı itaatsizlik suçu işleyen bu ilk insan çifti için nihai kararını açıklar: “İşte, adam iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden birisi gibi oldu ve şimdi elini uzatmasın ve
hayat ağacından almasın ve ebediyen yaşamasın diye böylece Rab Tanrı, içinden alındığı toprağı işlemek için çıkardı. Ve adamı kovdu, ve hayat ağacının yolunu korumak için Eden bahçesinin şarkına Kerubileri ve her tarafına dönen
kılıcın alevini koydu.”

Yaratılış öyküleri hoşuma gidiyor. Muhtemelen bu tür yazılara devam ederim.

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Ölüm, Kaçınılmaz Bir Arayış

İlahiler mırıldandık, verdiklerini bir hırsla geri almasın diye. Gözlerinin içine bakarak yalvarmamızdan zevk duydu. Aldı ve daha çok yalvarmamızı bekledi. Geceleri gündüzlerle karıştıralım, varlığı için şükredelim istedi. Korkuttu başta kaybedişlerimiz, fakat daha sonra alıştırdı korkuya. En derininden defalarca bıçaklasa akmazdı artık kanımız. Dökülüp kurumuştu toprağında çünkü. Yaşıyorduk, korkularımıza, arzularımıza ihtiyaç duymadan. Bir ot gibi; doğuyor, büyüyor ve ölüyorduk. Ya biri eziyordu bizi, ya da yağmıyordu yağmurları. Bir şekilde duygusal bağlarımız olmadan ölüyorduk. Bizi insan yapan değerleri yitirmiştik, bir ottan farkımız kalmamıştı. Yaşama içgüdümüz de yoktu. Bir ihtiyar gibi yürüyor, bir şey düşünmüyor, oflamıyor, lanet etmiyorduk. Sessizce ölmeyi bekliyorduk. Bir ceylan gibi kaçmıyor, bir aslan gibi avına sinsice yaklaşmıyorduk. Doğaya aykırıydık artık. Bir amacımız, arayışımız yoktu.

Sanırım bir tane olabilirdi. Ölüm, kaçınılmaz bir arayış olabilirdi bizim için.

Lakayıt Bedenler

Korkmaktan korkmayın dostlar! Hayat sizi öyle giriftlikle sınar ki, korkmak için bir sebep ararsınız. Lakaytlık bedeninizi aşıp, ruhunuza indiğinde acı dahi olsa hissetmek istersiniz. Anlam arayışınızın son raddesi de budur. İçinden çıkamayacağınız bir duruma girer ve yoksunlaşırsınız. Hislerden yoksunluk; acıdan, cahillikten katbekat daha kötüdür.

Gerçi bana göre hepsi masaldan ibaret. Sadece çocukların masallarla kendini huzurlu hissettiğini sanırdım ama insan hayatında hep arıyormuş masalları. Aklı ermese de, hep içinde bir yerlerde o kötünün pençesindeki iyinin kurtulmasını istiyormuş insan. Ne garip değil mi iyilik ve kötülük diye sınırlandırmamız, sınıflandırmamız? Artık bu masallar öyle içimize işledi ki, söküp atamıyor ve saygı duymaktan vazgeçemiyoruz. Anılara benzedi hepsi. Korkumdur, ruhumun en derinliklerindeki anıları deşmek.

Sevgilerle, Leydi Macbeth.

Tanrısal Kucaklaşma

Her şey tanrının elindeyse o zaman korkmamalı. Çünkü henüz kimse tanrının bir şey yaptığını görmedi. Korkacaksanız tanrının varlığını öne sürüp sizi kontrol altına almak isteyen insanlardan korkun. Tanrının varlığı muammadır ama şeytanın gerçek olduğu açık. Her insanın içinde, büyümeyi ve insan bedenini kontrol etmeyi bekliyor. Kendinizden ve içinizdeki şeytanın varlığından korkun. Kendi sonunuzu getirecek sizlersiniz.

Rajaz,

When the desert sun has passed horizon’s final light
and darkness takes its place…
we will pause to take our rest.
sharing songs of love,
tales of tragedy.

The souls of heaven
are stars at night.
they will guide us on our way,
until we meet again
another day.

When a poet sings the song and all are hypnotised,
enchanted by the sound…
we will mark the time as one,
tandem in the sun.
the rhythm of a hymn.

The souls of heaven
are stars at night.
they will guide us on our way,
until we meet again
another day.

When the dawn has come
sing the song,
all day long.

We will move as one,
bear the load
on the road.

The souls of heaven
turn to stars
every single night
all across the sky…
they shine.

Bu şarkıya esir olabilirim, o çöl rüzgarını ayağımın altında ıslanan kumu hissedebilirim. Gözyaşlarım bir yıldız gibi kayarken, güneşi tenimde hissedebilirim. Gözlerimi her kapattığımda buluşmayı bekleyebilirim. Açtığımdaysa ayın soğukluğunu ve gerçekliğini, buluşmanın olanaksızlığını bilebilirim.

Ey, göklere süzülen ve estikçe beni kendine bağlayan, söyler misin var mıdır kanatlarında başka birini de taşıyabilecek güç?

Yoksa dolu mudur kanatların başka insanlarla?

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Ateş ve Tütsü ile Hanımım, Ateş ve Tütsü ile…

Gördünüz mü hanımım, akıtıyorum boyalarımı. O nefret ettiğiniz yüzümü ateş ve tütsüyle karıştırıyorum. Ne içindi bu nefretiniz bilmiyorum. Kocanızın ilgisini çektiği için mi, yoksa altınlarınızın yüzünüzden daha çok dikkat çekiyor oluşundan mı? Ben de size imrendim hanımım, çok fakir bir ailede büyüdüm. Elbiselerimizi görseniz, sırf o kirliliği görmemek için fazladan gümüş para verirdiniz. O köyde ne eziyetler çektiğimi bir bilseniz! Sizin hiç benliğinize el sürülmeye çalışıldı mı hanımım? Hiç denildi mi size, güzelliğini kullan anca öyle kurtulursun bu ölü kokmuş diyardan… Siz hiç ruhunuzu zincirlemişler gibi hissettiniz mi hanımım? Hiç istemediğiniz bir yerde, kirli bedeninizle kilitli kapılarda aç, susuz kaldınız mı hanımım? Ölmeyi arzu ettiniz mi hiç? Ölesiye korktunuz mu hiç ölmekten? Size geldiğim ilk günü bilirsiniz hanımım. Samanlığa yollanırken kaçıvermiştim o ölü diyardan. O kadar yürümüştüm ki, beni ilk gördüğünüzde elinizde eve götürmek için tuttuğunuz sürahiyi bana uzatmıştınız ürkerek. On yedi yaşlarımdaydım daha, çocukluğumu yaşayamamıştım da. Oğullarınızla, kızlarınızla kaynaşmıştım. Ailem gibi gördüm sizi. Fakat beni yanınıza aldığınız günden beri biliyorum güzelliğime imrendiğinizi. Bu imrenmenin günden güne arttığını biliyorum hanımım, tanrıya olan sadakatinizden dolayı gönderemediğinizi de biliyorum. Biliyorum hanımım, her şeyi biliyorum. Kocanızına karşı sevginizi biliyorum, ailenizi ne kadar önemsediğinizi biliyorum. Her şeyi biliyorum hanımım. Suçlu benim, tüm olanların suçlusu benim. Ölmeliydim, size açılan o yolda ruhumu kaybetmeliydim. Yapamadım, affedin. Sizin de hayatınızı o üzerimdeki kıyafetler gibi kirlettim ama korkmayın. Artık tanrıya karşı borcunuz kalmayacak..

Bir Cinayet Tasarlamak II: Kırmızı Al’lık

Yüzümün kan ile boyalı olmasının tek sebebi karımdır! Beyaz insanların bana korkutucu geldiğini biliyordu ve her defasında beyaz maskesini yüzüne sürerek tepkisini gösteriyordu. Sanki amacı kendini öldürtmekti. Ben de ona istediğini vermek için, eskiyen ahşap dolaplarımızın bulunduğu mutfakta, o ocaktaki yemeği karıştırırken tezgahın üzerine bıraktığı bıçakla yaraladım. Çığlıklarına kulak asıp, yüzünü ve kendi yüzümü kanıyla boyadım ve dedim ki “Bunu görüyor musun Nathalie, en sevmediğin şey bu değil miydi? Kırmızıyı sevmezdin, kandan ise korkardın. Küçük bir sıyrıkta ise ağlayıp sızlardın. Değil mi Nathalie? Görüyor musun ikisini bir araya getirdim. Korku ve nefreti…” Şaşkınlık, korku ve öfke duygularını bir arada yaşıyor gibiydi. Her geçen salise daha çok kan tükettiği gibi, ruhunu da yitiriyordu. Bir süre sonra çığlıklar kesildi ve yüzü soldu. Sürdüğü maskeden daha fazla hem de. Öylesine sinirlendim ki bu duruma karşı, vücudunun dört bir yerinden bıçaklayıp ağlamaya başladım. Dökülen kanları vücudunda gezdirip, beyazlığı gidermeye çalıştım fakat olmadı. Zaman geçtikçe vücudu daha çok beyazlamaya ve kokmaya başlamıştı. Karımın bedenini öylece bırakıp, ölümle boyanmış ellerimi koridorun duvarlarına sürte sürte ilerledim. İşte bugün ölümün kanla buluştuğu gündü!

Sevgilerle, Leydi Macbeth.

Geride Bıraktığımız Gelecek, İlerlediğimiz Geçmiş

Ellerimiz sadece bir canlı öldürerek kana bulanmaz. Yanlış eylemlerimizden kaçmaya çalışırken de bulanır. Yaptıklarımızın bedellerinden kaçmak, inkar etmek bizi daha çok korkuya daha çok yalana ve daha çok dolambaça sürükler. Elimizde kanlı bir bıçakla kaçacak -saklanacak ve saklayacak- yer ararız. Koşarız, uzaklaşmanın verdiği garip hazzı rüzgarın suratımızda dalgalanışıyla hissederiz. Huzur denemez ya da korku. Kaçmaya başladığımız andan itibaren güven hissiyatının yanında bir kalp sızısı oluşur bedenimizde. Bu yüzden tam bir tanım yapılamaz bu hisse. Delici kalp atışımızın yankılanışını koştuğumuz sokak boyunca dinler, rüzgara karşı geliriz. Fakat bu kaçış aynı zamanda bir arayıştır. Sonsuza kadar kaçmak istemeyişin arayışı. Nitekim bir umuttur bu. Öyle ki bu umudu, bir mezarlıkta buluruz. En dip köşeyi kazar, üzerimizde taşıdığımız kanlı korkuyu oraya gömer ve evimize gideriz. Başımızı yastığa koyar, tavanı seyrederek güneşin doğmasını bekleriz. Her korkak insanın içinde güneşe olan bir tutku vardır. Gerçeklerin ortada oluşuna ihtiyaçları olduklarından, geceleri sevmezler. Tam güneş doğduğu anda deliksiz bir uykuya dalarlar çünkü sığındıkları liman onları korumaya başlamıştır. Ancak akledilmez ki kanlı korkuların uyandığımız ilk andan itibaren kapımızda belireceği. Kapattığını düşünse de hiç bırakamaz ki insan geçmişini. Korkularını gömdüğü toprağa gidip eşeler ki defalarca. Gizli ama kendisinden uzak olduğunu bilerek, korkularını izleyerek yaşar. İşte bir insan hayatı geçmişi saklamak ve deşmekle geçer. Böylelikle insan hiçbir zaman hayatına devam edemez.

Sevgilerle, Leydi Macbeth.

Edgar Allan Poe Kuzgun (The Raven) Şiiri

Türkçe Çevirisi;

KUZGUN
Ortasında bir gecenin, düşünürken yorgun, bitkin
O acayip kitapları, gün geçtikçe unutulan,
Neredeyse uyuklarken, bir tıkırtı geldi birden,
Çekingen biriydi sanki usulca kapıyı çalan;
“Bir ziyaretçidir” dedim, “oda kapısını çalan,
Başka kim gelir bu zaman?”

Ah, hatırlıyorum şimdi, bir Aralık gecesiydi,
Örüyordu döşemeye hayalini kül ve duman,
Işısın istedim şafak çaresini arayarak
Bana kalan o acının kaybolup gitmiş Lenore’dan,
Meleklerin çağırdığı eşsiz, sevgili Lenore’dan,

Adı artık anılmayan.

İpekli, kararsız, hazin hışırtısı mor perdenin
Korkulara saldı beni, daha önce duyulmayan;
Yatışsın diye yüreğim ayağa kalkarak dedim:
“Bir ziyaretçidir mutlak usulca kapıyı çalan,
Gecikmiş bir ziyaretçi usulca kapıyı çalan;
Başka kim olur bu zaman?”

Kan geldi yüzüme birden daha fazla çekinmeden
“Özür diliyorum” dedim, “kimseniz, Bay ya da Bayan
Dalmış, rüyadaydım sanki, öyle yavaş vurdunuz ki,
Öyle yavaş çaldınız ki kalıverdim anlamadan.”
Yalnız karanlığı gördüm uzanıp da anlamadan
Kapıyı açtığım zaman.

Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya,
Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan;
Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada,
Fısıltıyla bir kelime, “Lenore” geldi uzaklardan,
Sonra yankıdı fısıltım, geri döndü uzaklardan;

Yalnız bu sözdü duyulan.

Duydum vuruşu yeniden, daha hızlı eskisinden,
İçimde yanan ruhumla odama döndüğüm zaman.
İrkilip dedim: “Muhakkak pancurda bir şey olacak;
Gidip bakmalı bir kere, nedir hızlı hızlı vuran;
Yatışsın da şu yüreğim anlayayım nedir vuran;
Başkası değil rüzgârdan…”

Çırpınarak girdi birden o eski kutsal günlerden
Bugüne kalmış bir Kuzgun pancuru açtığım zaman.
Bana aldırmadı bile, pek ince bir hareketle
Süzüldü kapıya doğru hızla uçarak yanımdan,
Kondu Pallas’ın büstüne hızla geçerek yanımdan,
Kaldı orda oynamadan.

Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca
Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan;
“Gerçi yolunmuş sorgucun” dedim, “ama korkmuyorsun
Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından;
Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Sözümü anlamasına bu kuşun şaşırdım ama
Hiçbir şey çıkaramadım bana verdiği cevaptan,
İlgisiz bir cevap sanki; şunu kabul etmeli ki
Kapısında böyle bir kuş kolay kolay görmez insan,
Böyle heykelin üstünde kolay kolay görmez insan;

Adı “Hiçbir zaman” olan.

Durgun büstte otururken içini dökmüştü birden
O kelimeleri değil, abanoz kanatlı hayvan.
Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı,
Sustu, sonra ben konuştum: “Dostlarım kaçtı yanımdan
Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Birdenbire irkilip de o bozulan sessizlikte
“Anlaşılıyor ki” dedim, “bu sözler aklında kalan;
İnsaf bilmez felâketin kovaladığı sahibin
Sana bunları bırakmış, tekrarlıyorsun durmadan.
Umutlarına yakılmış bir ağıt gibi durmadan:
Hiç -ama hiç- hiçbir zaman.”

Çekip gitti beni o gün yaslı kılan garip hüzün;
Bir koltuk çektim kapıya, karşımdaydı artık hayvan,
Sonra gömüldüm mindere, sonra daldım hayallere,
Sonra Kuzgun’u düşündüm, geçmiş yüzyıllardan kalan
Ne demek istediğini böyle kulağımda kalan.
Çatlak çatlak: “Hiçbir zaman.”

Oturup düşündüm öyle, söylemeden, tek söz bile
Ateşli gözleri şimdi göğsümün içini yakan
Durup o Kuzgun’a baktım, mindere gömüldü başım,
Kadife kaplı mindere, üzerine ışık vuran,
Elleri Lenore’un artık mor mindere, ışık vuran,

Değmeyecek hiçbir zaman!

“Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa?
Ey kutsal yaratık” dedim, “uğursuz kuş ya da şeytan!
Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin,
Korkuların hortladığı evimde, n’olur anlatsan
Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan…”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla
Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan.
“Aptal,” dedim, “dön hayata; Tanrın sana acımış da
Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan;
İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan.”

Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

“Şu yukarda dönen gökle Tanrı’yı seversen söyle;
Ey kutsal yaratık” dedim, “uğursuz kuş ya da şeytan!
Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi
Buluşacak o Lenore’la, adı meleklerce konan,
O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Kalkıp haykırdım: “Getirsin ayrılışı bu sözlerin!
Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan!
Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın!
Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan!
Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!”
Dedi Kuzgun: “Hiçbir zaman.”

Oda kapımın üstünde, Pallas’ın solgun büstünde
Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan;
Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin
Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan,
O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan
Kalkmayacak – hiçbir zaman!
Çeviri : Ülkü TAMER

Sevgiler, Leydi Macbeth.