
Zihnim anılarımı oynatıyor ve bense donup kalıyorum. Bir daha aynı hisleri taşıyamayacağımı biliyorum. Geleceği istemiyorum, tek istediğim o hisleri tekrar yaşayabilmek. Acı dolu da olsa, hissedebilmek istiyorum. Suyundan koparılmış bir balığın çırpınışı gibi canla başla savaşmak, avcısından kaçan bir ceylan gibi koşmak istiyorum. Bir avcı değil, av olmak istiyorum. Tanrı değil, iblis. İnsan değil, bir ruh.
Bu aralar eski yazılarımla devam edeceğim.
Ne demiş Macbeth, “Büyük Neptün’ün tüm okyanusları bir araya gelse, yeter mi ellerimi temizlemeye?”
Tam olarak bu cümle, vicdanımın sesi. Devamı da şöyle,
“Yok, aksine, bu eller sonsuz denizleri boyar kızıla.”
Korkumdur, kan kokmak “herkes seyrediyor beni, yıkarken kanlı ellerimi.”
ve son alıntı… “Kanlı isteklere hizmet eden ruhlar! gelin beni burada kadınlığımdan sıyırın, tepeden tırnağa, baştan aşağa kıyıcılıkların en korkuncuyla doldurun! Kanımı dondurun, acımanın yolunu tıkayın ki, geçmesin de zaman zaman göndereceği pişmanlık, korkunç kararımı sarsmasın, sonuyla onun arasına girmesin. Ey cinayet elçileri, görünmez cisimlerinizle her nerede hangi varlığa zarar vermeye bakıyorsanız bırakın da buraya, şu kadın göğsüne gelin, sütümü zehire çevirin! Gel karanlık gece, cehennemin en koyu dumanına bürünerek gel ki keskin bıçağım açtığı yarayı görmesin; gök de karanlığı aralayıp bakarak, ‘dur! dur!’ diye bağırmasın.”
Ey, gücüyle bana can katan; söylesene var mı yerim? Silecek misin ellerimdeki kanı, kavuşturacak mısın buğday tonlarına?
Ufkum, geleceğim, ışığım; peki değecek mi alnımın terine? Şu garip kalbimi, zihnimin cehenneminden koru.

Sevgiler, Leydi Macbeth.



