Leydi Macbeth tarafından yazılmış tüm yazılar

Ne olduğumdan bahsetmek isterdim fakat şöyle ki tanımlamak kısıtlamaktır. Açın gözlerinizi, açın ki hala bir şey göremeyeceğinizi göstereyim.

Bay ve Bayan Hiçkimseler

Hep bu günümüz insanının isteklerinin saçmalığından bahsederdim. Elbise, ayakkabı, araba ve daha fazlası. Bazen düşünüyorum, böyle oyalansaydım ne olurdu? Mutlu mu olurdum? Yaşadıkça fark ediyorsun ki, problemlerin karşısında dimdik durabildiğinde bu mutluluktan da büyük bir zevk veriyor.

Bilirsiniz insanları, acılarından bahsetmeye bayılırlar. Durumlar içinden çıkılamayacak gibi düşündürdüğünde; pes edişi, ağlaması, boşluktaymış hissi insana zevk verir. Çünkü az da olsa, bu döngülerden ibaret dünyalarında yaşadıklarını hissederler. Ruhun haftasonu kaçamaklarıdır bunlar. Normalleştirmeleri gerekiyor, bazı konulardan da kaçınmaları. Gündelik sorunlar da kafayı takmayacak kadar saçma gelmeli. Döngüleri de kabul etmeli.

Her kimseniz arayışınızda başarılar dilerim. İnsan işte, her kim olursa olsun bir arayışa ihtiyacı oluyor. Buna ister araba ister icat ister tanrı diyelim. Belki de Hiçkimsesiniz. Bunun şerefine bir film bırakabilirim.

Mr. Nobody

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Hiçliğin Dayanılmaz Döngüsü

Bir rüzgar esiyor,
Ve tüm benliğimi tüylerimi ayaklandırdığı gibi 
Ayaklandırıyor. 
Bir yandan korkutuyor, 
Bu dayanılmazlığın verdiği acı dolu haykırışlar. 
Sadece bir rüzgar değil,
Sürüklediği yer gökyüzü değil, 
Sürüklediği şey bir beden değil. 
Belki de çoktan toprağı boylamış, 
Denizin enginlerini aşmış,  
Korkuyla bir olmuş, 
Bir inanca bağlanmamış, 
Ne doğruya ne yanlışa sarılmış, 
Sadece gerçeği bilmiş, 
Yaşam döngülerindeki düzene karşı çıkmış, 
Ölüme varmayı, tekrar tekrar doğmayı değil; 
Ölüm olmaya karar vermiş, 
Salt bir ruh. 
Bu sadece bir ruh değil, 
Sürüklendiği yer cennetin bahçesi değil,  
Sürüklendiği yer bir cehennem vadisi. 
Acımayan döngülerin içine sıkıştırdığı ruhların acısı, 
Dinmeyen nehrin ölümleri boğazlaması gibi. 
Bir kuş ötüşünün embriyoya yaşam vermesi; 
Embriyonun yaşamla birleşerek ölüme dönüşmesi, 
Ağlaması, kalkması, gülmesiyle doğanın bir mucizesi olduğuna inanmasıyla;
Büyüyerek acıların katlanılmaz arayışına girdiğinde,
Elinde bıçakla korkularından kaçtığında, 
Daha sonra kendisini almaya gelecek rüzgara karşı geldiğinde; 
Mutluluğun verdiği hazzı, acının karşısındayken katbekat daha fazla aldığında, 
Acı bir gün nefesine saklanarak ciğerlerine indiğinde, 
Onu günlerce ağrıdan ağlattığında 
Ve asla sahip olamayacağını, bu yüzden karşısına asla çıkmaması gerektiğini öğrettiğinde, 
Son nefsini üfleyip o rüzgara karıştığında, 
O rüzgar toprağın kanına girip bir tohumu filizlendirdiğinde; 
Ve işte evet, 
Bu sadece bir döngü değil, 
Verdiği yer bir köşk değil, 
Verdiği şey bir hayat değil. 
Bir ölüm. 
Yaşayan her canlının mahkum olduğu bir ölüm. 
Doğum ruha, ölüm bedene verilir.
Ve bu veriliş yaşayanların alın yazısı;
Adı, 
Korkusu, 
Kendisi, 
Sonu olur. 
Ve hiçbir şeyi. 
Çünkü yaşayanların sahip olduğu bir şey yoktur. 
Bu denilenlerse hiçliğin isimleri. 
Bu sadece bir hiçlik değil, 
Vardığı yer bir cennet değil, 
Vardığı yer bir cehennem değil. 
Sadece bir döngü. 
Hiçliğin dayanılmaz döngüsü.

(Acı ve rüzgar aynı anlamı taşıyor şiirde. Ruh bir kere doğar, insan binlerce kere ölür. Bu nedenle ölüm de insana yani varlığa dönüşür. Aslında buradaki düşünce ruhun doğması ve beden öldükçe şekil değiştirmesi. Döngüde de ruhun yıpranması.)

Sevgilerle, Leydi Macbeth.

Genç Ölümün Portresi

Güneşin üzerimde cirit attığı bir sabaha gözlerimi açtım. Yatak odamın güneşi içine hapsetmesi nedeniyle, perdeler hep kapalı olurdu. Oda ise sarımtırak bir renge bürünürdü. Bundan memnundum, karım perdeleri açana kadar… Neden açmıştır, neden açmıştır biliyor musunuz? Rahatsız olmam için. Bunun farkındayım. Her gün beni rahatsız etmek için türlü bahaneler bulmakta.

Yatağımdan doğruldum, başucumdaki sehpadan su dolu bardağı alıp kafama diktim. Biraz esneyip, merdivenlere yöneldim. Merdivenlerden inmek bile zahmetliydi benim için. Bu tembellikle ne iş yaptığımı sorarsanız, yazar olduğumu söylerim size. Her gün aynı sabaha uyanır, bornozumla birlikte işlerimi görür, daktilomun başına otururum.

Bu durum benim için sıkıcıydı, bazı zamanlar daha da artardı bu durum tabii. Şimdi o bazı zamanlar neler olduğundan örnekler isterseniz, size şunları söylerim. İçimdeki ateşi söndüremedim hiçbir zaman. Elimde değildi, bir türlü içimdeki o vahşiliği atamıyordum. Atmak da istemiyordum. O geveze karımsa, bana yardımcı olmak yerine söylenip durmayı, yaşımın bu tür heyecanlar için geçip gittiğini söylerdi. Dinlemedim tabii gevezeliğini dostlar, merak etmeyin. Korkmayın da, ben istediğimi her zaman elde eder, kendimi bir şekerleme ile ödüllendiririm.

Nasıl elde ettiğimi de soracaksınız tahminimce. Elbette anlatırım size dostlarım. Canlı hissettiğimi, karım gibi bunak olmadığımı söylüyorum ve son derece de ciddiyim bu sözlerimde. İlişkiyi keseli yaklaşık bir yıl oldu. İlk zamanlarda karşı çıkıp, bulunduğum ortamda horozu öttürsem de bir süre sonra bu durumdan sıkıldım. Bir partnere ihtiyacım olduğu ortadaydı. İşi kendim halletmek istemiyordum çünkü zevk vermiyordu. Bir nevi acıkınca yemek yemem gibi oluyordu, bunu da istemiyordum. Daha farklı, özgür bir biçimde yemek istiyordum. Biliyorum, belki de şu an bana lanet edip küfür ediyorsunuzdur ama daha durun daha asıl hikayeyi anlatmadım.

Evimiz oldukça genişti, karım ve ben üst katta uyuyor, alt katta da günümüzü geçiriyorduk. Geniş mutfağımızda da rahat koltuklarımız vardı. O koltuklar öyle rahattı ki, sanki orada doğumun kucağında ilk defa nefes almayı bekliyordunuz. Karımın arzulu olduğum için söylendiği günlerden birinde, sinirden koltuğa atlamıştım ve bu atlayış aklıma haince bir fikir düşürmüştü. Zevkten dört köşe olurken, “Biraz hava alacağım.” diye seslenerek koltuktan ayrıldım.

Portmantodaki paltomu üzerime geçirip, raftaki cüzdanımla birlikte dışarıya atıldım. İçimde hınzır bir tutkunun güneşlenmesiyle birlikte, buz tutmuş kasabamızın eczanesine doğru yol aldım. Ben geçtikçe, içimdeki arzunun sıcaklığıyla eriyordu yollar. Aklımda türlü türlü senaryolarla ateşi iyice körüklüyor, arzularımı şiddetlendiriyordum.

Eczanenin kapatılmakta olduğunu gördüğümde onlara koşarak yetiştim. Muhtemelen öğle molasına girecek olan çalışanları durdurdum. “Hanımefendi, lütfen yardımcı olur musunuz?” deyip, nefes nefese kalmış bir mağdur rolü sergiledim. İnsanlara küçük düşmekten, mağdur olmaktan nefret ederdim fakat bu durumda hiç umrumda değildi. Zevk bile alıyordum, çünkü mağdur olacak olan ben değildim. Rol icabı olmam da hiçbir anlam ifade etmiyordu.

Biraz isteksiz bir biçimde kafasını sallayarak kapıyı açtı ve tezgahın arkasına geçti. Uyku ilacı istediğimi belirttim. Kalbim öylesine delice atıyordu ki dostlar, sanki bir avcı değil de, bir avdım. Öteki çalışan dışarıda arkadaşını beklerken, ilacı sardığı poşeti elime tutuşturdu genç kadın. Parayı ödeyip, diğer çalışana bakmamaya çalışarak, evime giden yola yöneldim. Dikkat çekmek istemiyor, sadece yapacaklarımın heyecanını taşımak istiyordum üzerimde. Bu öylesine neşe veriyordu ki dostlar, adeta ana rahminden düşecek ve gözlerimi yaşama açacaktım.

Evimin kapısına vardığımda, paltomdaki anahtarı çıkardım ve uyku ilacını paltomun iç cebine yerleştirip içeriye girdim. “Ben geldim.” diyerek karıma seslendim. Şapkamı ve paltomu portmantoya asıp, ona bakındım. Mutfağa girdiğim sırada o da balkondan çıkıyordu. “Ben yoga yapacağım, yemekler ocağın üzerinde..” diyerek spor odasına ilerledi. Ben de mutfağımızda bulunan o rahat koltuğuma yanaştım. Ah dostlar, öyle hain düşünceler içerisindeydim ki tanrı beni asla affetmeyecekti.

İçimde muzip bir heyecan vardı, öylesine günah işlemek istiyordum ki dostlar! Ama biliyorsunuz, bu benim değil karımın suçuydu, biliyorsunuz. Sizlere anlattım, o istemedi beni. Ne kadar mağdur olduğumu tahmin edersiniz! Ne yapsaydım dostlar siz söyleyin. Söyleyin bana karımı zorlasa mıydım? Biliyorum, biliyorum benden nefret etmeye başladınız ama durun hikaye daha bitmedi.

Dolaptan birkaç limon ve şeker çıkartmak için tezgaha yöneldim. Bir limonata hazırlayacak, karımın ilacı kullanmasını sağlayacaktım. Limonları kesmek bile öylesine zevk veriyordu ki, işin sonunda alacağım zevki tahmin edemiyordum. O tadı bedenimin en derinliklerinde hissetmeyi sürdürmek adına yavaş ve sallana sallana hazırladım limonatayı. Daha sonra portmantoya adımlarımı attım. İçimdeki o mutlak enerjiyi yeniden her dokumda hissettim. Hiç böylesine bir tutku ve heyecan edinmemiştim. Hayatım öylesine sıkıcı geçmişti ki dostlar, şimdi yaşadığımı hissediyordum. Heyecanım ve sevincim anlatılacak türden değildi. Yeniden doğuyordum ve gözlerimi cehennemden ibaretleşen dünyaya açacaktım. Günahlar bedenimi şiddetle çekiyordu dünyaya ve ben buna karşı koymuyordum.

Limonata tepsiye dökülmesin diye merdivenlerden dikkatlice çıktım. Öksürdüm ve ayağımla kapıya hafifçe vurdum. “Hayatım, sana limonata hazırladım, lütfen kapıyı açar mısın?” hızlı nefes alış-verişlere geçen sisteminin sesini duyabiliyordum. Galiba ona ilk defa lütfen diyordum. Bu tür kelimeler kendimi çok aşağılıkça hissettiriyordu. Kimseye muhtaç değildim, onlar bana muhtaç olmalıydı. Çünkü ben onlara yeni fikirler sunuyordum, yeni zevkler. Onlar bundan acizdi, bana muhtaçlardı sevgili dostlarım. Okuyucularım bana muhtaçtı.

Siz değilsiniz, çünkü benimle birliktesiniz. İçimde çıkan o tohumsuz filizin mucizesini beraber görüyoruz. Sizden çekinmiyorum, çünkü siz bensiniz. Hepinizin içinde ben varım. En derinlerinizde arzularının peşinden giden, kimseye muhtaç olmayan ve sisteme lanet eden ben var. Tabii siz sadece uygulamıyor, içinizdeki beni harekete geçirmiyorsunuz. Korkmayın! Zihninizin derinliklerinde olmaya hep devam edeceğim.

Soluk alış-verişleri yakınlaştı ve kapı açıldı. Yüzünde donuk bir ifade vardı. Şaşkınlık ve biraz da kabullenmeyiş belki de. Çünkü ona ilk defa bir şeyler hazırlıyordum. Sanırım onu şimdi biraz daha iyi anlayabiliyordum, kim ilgisiz birinin isteklerini yerine getirmek isterdi ki? Biliyorum, bakın. Neler hissettiğini anlayabiliyorum. Aslında hepinizin neler hissettiğini biliyorum. Olaylara, insanlara ve problemlere karşı. Bir yanınız siktir etmek istiyor, bir yanınız mecburiyet hissediyor. İşte ben o siktir eden tarafınızım. Mecburiyet hissetmiyorum, duygularım yok. Fakat siz beni anlayamıyorsunuz. O isteğin nereden geldiğini çözemiyorsunuz. Belki de kuyumu kazmak istiyorsunuz, yanlış yaparsınız size söyleyeyim. Nasıl özgür olabilirsiniz arzularınızla hareket etmeyip, mecburiyeti kabullenirseniz? Ben mi yanlış yapıyorum? Ah, hayır. Benim kim biliyorsunuz, sadece mantıklı düşünemiyorsunuz. Bunu aşsanız belki de anlayacaksınız da.

Biraz titrek bir sesle teşekkür ettikten sonra belli belirsiz bir gülümsemeyle bardağı elimden aldı. Yüzüme bile bakmadan arkasını döndü. Kapıyı kapatmadan önce, “Ben aşağıda vakit geçireceğim hayatım istediğin zaman gelirsin.” dedim. Başını salladı yüzü duvara dönük bir biçimde. Kapıyı çektim ve içimdeki o sevinci dudaklarıma bıraktım. Merdivenleri üçer beşer inerek koltuğuma ulaştım.

Düşüne düşüne iki saat geçirmişim aradan. Kurduğum fantezilerin neden bu kadar uzun sürdüğünü anlamlandırmaya çalışıp, daha sonra bundan vazgeçtim. Sindiğim kanepemden kalkıp karımı kontrol etmeye gittim. Merdivenleri aşıp, yavaşça kapıyı araladım, her an uyanabilirmiş gibi. Karımın kanepeye süzülüp uykuya daldığını görünce yanına yaklaşıp, “Karıcığım, hani gelecektin yanıma?” dedim ona, fakat ses vermedi. “Seni özledim.” sözlerini eklediğimde kanepeye doğru dizlerimi kırmış karımın saçlarını okşuyordum. “Biraz da ben eğleneyim değil mi Nathalie?”

O an, öyle bir kahkaha atma isteği filizlendi ki içimde, sizi de yanıltmamak için suladım toprağı. İçinizde yanan tarafınızı hiç seslendirmediniz belki de. O yanınızla konuşurken bir anlığına durdurmanın verdiği, kontrolün sizde olduğu hissi hissetmediniz. İşte şimdi hissediyorum o hissi. Kendi parmaklarımı dudaklarıma götürerek susturuyorum. Duygularım olmasa da, onun tek benliğim olmadığını bilmek için.

Evet, o andan sonra yaptıklarımı kulaklarınız duymak istemez, o yüzden okuyorsunuz ya zaten. İçinizdeki o dürtülerin nereye varacağını merak ediyorsunuz, biliyorum. Deneyin benimle birlikte. Beraber çıkalım bu odadan ve özgürlüğün keyfini çıkaralım.

Çıktıktan sonra ‘işini bilen’ iki hanımefendi çağırdım yanıma. Kimse görmeden; onlar salına salına gelirken eve doğru, kollarına sokuldum ve arka kapından içeriye geçirdim. Gülerek içki ikram ettim, evimi gezdirdim hatta karımı bile gösterdim. Öyle memnun oldular ki; onu daha fazla incelemek, ona dokunmak istediler. Elbette ki izin verdim dostlarım, siz vermez miydiniz? Ona da yakınlarınıza da bunu tattırmak istemez miydiniz? Zihninin görülmeyenine dikkatini çekmesine izin vermez miydiniz? Ben verdim sizin yerinize işte. Müzik eşliğinde hep beraber eğlendik. Daha sonrası pek net değil kafamda hala, gecenin ilerleyen saatlerinde onları yollayıp evi toparlamış, kendimi yatağa atmıştım. Öyle bir mutlulukla yummuştum ki gözümü, bir daha gözümü dünyaya açmayacak olsam bunu sorun etmezdim. Evet dostlarım, beni dinleyin, bana kulak verin. Arzularınıza tur attırın.

Tabii bu günler sona ermedi dostlarım; bu süreğenlikte karıma o kadar ilgili davrandım ki, tekrar aşık olmuştu sanki bana. Eksik olan şey heyecanmış demek ki, karıma iyi davranmak içimden geliyordu artık. Gözlerini üzerimden alamıyor, bana sırnaşıyordu fakat ben onu reddediyordum. Çünkü istediğim şey ne o, ne başkası ne de ilgiydi. İstediğim şey heyecan ve özgürlüktü. Bunu biliyorsunuz, özgürlüğün ne demek olduğunu biliyorsunuz. Arzularınıza izin verdiğiniz sürece siz de olacaksınız, eminim.

Elimdeki haplar bittiğinden, karıma dışarı çıkacağımı haber edip evden çıktım. Rüzgarın tenimde dalgalanışını hissede hissede eczaneye yürüyordum. İçimde yaptıklarımdan ve yapmak olduklarımdan dolayı en ufak bir vicdan azabı yoktu çünkü karıma iyi davranıyordum. Onu mutlu ediyor ve ben de mutlu oluyordum. Size duygularımın olmadığını söylemiştim ancak arzumun peşinden gittikçe sanki varlığı belirdi birden. Bunu kaybetme durumunda büyük bir acı çekecektim. Bu bile duygularımın, arzularımla birlikte oluştuğuna işaretti. İçimde bulunan yabancılık, ruhumun derinliklerine rüzgarlar estiren o tanınmamışlık hissi bedenimi ele geçirdi.

Eczaneye uğradıktan sonra eve geri döndüm ve karıma seslendim. Ses çıkartmadı. Bunun üzerine odaları dolaşıp, sesimi yükselterek sözümü yineledim. Yatak odasına geçtim ardındansa, karımın uyumakta olduğunu gördüm. Odanın kapısını sessizce kapatıp, mutfaktaki koltuğuma geçtim. Derin bir nefes alıp, televizyonu açtım. Kanallarda boş boş dolanıyorum ki, kapıya vuruldu. Ürktüm. “Bir ziyaretçidir” dedim, “oda kapısını çalan, başka kim gelir bu zaman?”*

Biraz aylakça kapıya doğru yürüyüp, araladım. Kimse yoktu. Kapıyı daha da açıp dışarıya adım attım ki, ayağıma büyükçe bir şey takıldı ve kendimi acıyla yerde buldum. Görüş alanıma o şey girdiğinde, merakla doğruldum. Beyaz bir kağıtla kaplanmış, ince ve gayet uzunca bir paketti. Tabloyu andırıyordu. Merakla doğrulup, paketi yırttım ve tablonun ön yüzünü çevirdim. İşte tam o an, içimde olan huzur korkuya çevrildi. Vücudumdaki tüm kan çekilmeye başladı. Ellerim titredi ve tablo yerle bir oldu. Hızla tabloyu elime alıp, koşarcasına evin etrafını dolaşmaya başladım. Aradığım herhangi biriydi. Bu şeyin ne demek olduğunu kızıp bağırarak sorabileceğim herhangi bir kişi. Bütün suçu üzerine atıp, bu histen kurtulmamı sağlayacak herhangi biri.

Bu karmaşayı anlamlandırmaya çalışıyor ve bir yandan boğazıma düğümlenmiş telleri açmaya çalışıyorum. Koşuyordum, gerçeklikten kaçtığımı düşünerek. Koşuyordum, özgürlüğe açtığım gözlerimin, gördüklerinin sadece bir yanılsama olduğunu öğrendiğim için. Ben üzerinde deney yapılan, ödüle ulaşmak isteyen bir fareden yani denekten başka bir şey değildim.

Aklımda sadece gerçeklikten kaçmak varken, yorgunluktan çimenlerin üzerine düştüm. Korkuyor ve mecburiyete sığınıyordum. İstemsizce asıl cehenneme, yanımda yerde ölümümün simgesi olan o tabloya gözlerimi kapattım.

31.01.2002 Sabah 07:11
İrkilerek uyandım. Gün yeni doğuyordu ve ağzımda garip bir tat oluşmuştu. Doğruldum, yanımda yatan tabloya döndüm. Güldüm, dün yaptığım saçmalıktan ibaretti. Kim kendisinin bulunduğu tablodan korkar ki? “Saçmalık..” dedim, kendi kendime. Ayağa kalkıp ağrıyan belime tutunarak, bir elimde tabloyla eve girdim. Her şeye olduğu gibi devam edecektim, ne vardı ki bunda? Belki koltuğumun üstüne asar, her oturduğumda kahkaha atardım. Sonuçta sadece bir resimdi, yaksam bir anlamı kalmayacaktı. Kendimi boşa yormuştum. Kanıtladım işte size, duygularımın arzularımla birlikte oluştuğunu. Artık ben de sizdenim.

31.01.2002 Sabah 08:33
Tabloyu inceledim. Çok sevdiğim koltuğumda, kanlar içinde yatan ben ve bana doğru uzanmış ölümüme sebep olan silahı tutan el vardı. O kadar gerçekçiydi ki, ya tanrı göndermişti bunu ya da biri benimle büyük oyun oynuyordu.

31.01.2002 Sabah 09:44
Düşünmekten kendimi alamıyordum. Bu tabloyu kim getirmişti? Karım bana bu tabloyu sorduğu zaman ne diyecektim? Nereye gizleyecektim tabloyu? Ne kadar gizleyebilecektim? O benim yüzüme neşeyle bakarken, bu halimi sorduğunda ona ne söyleyecektim?

31.01.2002 Sabah 10:11
Ürküyorum, aklımdan çıkartamıyorum. Sadece bir oyun bunu biliyorum fakat engel olamıyorum. Düğümleri çözemiyorum.

31.01.2002 Sabah 11:22
“02.02.2002 22:22. Ölüm, kaçınılmaz bir arayış.” Tablonun altındaki o küçük yazıyı keşfettim.

01.02.2002
Karım önceki gün tüm olayı öğrenmiş ve benimle konuşmaya çalışıyor fakat ben hiçbir şeyden söz etmiyor iliklerime kadar titriyordum. Yazıyı fark ettikten sonra bayılmıştım. Kalktığımdaysa ateşler içinde yataktaydım, başucumda karım duruyordu. Sürekli yanımda olduğunu söylüyor, herhangi biri beni öldürmeye kalkışırsa, silahımızı kullanabileceğimizi tekrar edip duruyordu. Onu düşündüm, ona neler yaptığımı… O kadar pişmanlık duydum ki yaptıklarım yüzünden! Elimdeki kiri hiçbir deniz silemezdi. Ona haftalarca yaptığım işkenceyi hiçbir şey aklımdan çıkartamazdı. Cehennemi buraya taşıyan bendim, arzularımı dizginleyemeyen bendim. Tanrıya karşı çıkarak özgür olabileceğimi mi düşündüm? Onun adını tek bir gün bile anmayarak, karımın arkasından işler çevirerek… Ah, Tanrım sana muhtaçlığımı hiçbir zaman reddetmedim. İnsanlara değilim, biliyorsun sebeplerini. Görüyorsun, elbette görüyorsun bunları söylememe gerek yok. Açıklamaya da lüzum yok ama durduramıyorum kendimi Tanrım. Neden bilmiyorum, sadece sana hislerimi aktarmak istiyorum. Gerçekten neden bunları yaptım bilmiyorum, bir rüya gibiydi Tanrım. Belki de şu anım da bir rüyadır. Rüya olsa, bu kadar gerçekçi hissedebilir miydim ki, emin de değilim. Sanırım bir rüya olsun isterdim. Düşünüyorum da, orada yazan şey doğru muydu? Ölüm gerçekten kaçınılmaz bir arayış mıydı benim için? Özgürlüğe giden yol ölüm müydü? O kadar şey düşünüyorum ki Tanrım, bu daha da korkmama sebep oluyor.

02.02.2002 Sabah 09:33
Kabuslarım beni uyutmuyor Tanrım, içimdeki heyecan ve korku karmaşası beni daha da öldürüyor. Dayanamıyorum, Tanrım neden haber verdin bana? Neden beni bir kere öldürmek yerine bin kere öldürmeyi tercih ettin? Şimdi sana dualar ediyorum tanrım, beni bu işkenceden kurtar.

02.02.2002 Sabah 11:55
Ben senin siyahlığa bulanmış oğlunum. Arzularının esiri olup, seni bir anlığına unutan sevdiğin oğlunum. Sana yürekten bağlılığımı biliyorsun. Beni daha fazla korkutma, kaldır üzerimden karabasanını. Sözlerimi kesen karanlığı kaldır ki, adın kirlenmesin. Kırlarda söyleyeyim sana olan bağlılığımı. Sevgilerimi sunayım, ömrümü feda edeyim senin için.

02.02.2002 Öğlen 14:44
Karanlık göklerin uğultusuna karışıyor benliğim.
Çıplak bedenim, rüzgarın arzusuyla bozkırlarda savruluyor.
Kopan bir kuş tüyü gibi ana rahminden düşüyorum.
Tekrar ve tekrar doğuyorum.
İhtişamlı bir denize doğru süzülüyorum. Ruhunun yoksunluğundan inciye dönen bedenim; Her bir dalganın şiddetiyle titriyor.
İtimat ettiğim sözler, çarpıtıyor tüm inancımı.
Korktuğum her bir kendim, boğuluyor şimdi kanlar nehrinde.
Sakladığım tüm gerçekler, düştüğüm yuvadan seslendiriliyor.
Ruhumdan yoksunlaştığım gün, bugündür dostlar!
Üşüyorum, ışık tutun.
Tutun ki, ruhumu bulabileyim.

02.02.2002 Akşam 17:22
Tanrım neredesin? Ölüyorum görmüyor musun? Ses neden vermiyorsun? Neden acizliğime kulak vermiyorsun? Mucizelerin? Çamuru ete dönüştüren, doğaya hayat veren, evreni yaratan tanrım; korkularımın üzerini gün gibi söndür. Ben bir şey yapmadım.

02.02.2002 Akşam 21:55
Dakikalar sonra belki de ruhumu teslim edecektim. Şu an ne düşünüyorum biliyor musunuz? Güzel bir hayat yaşamış olabilir, bana verilen bedeni mutlulukla geri teslim edebilirdim. Tanrıya ruhumu adayabilir, yoksullara yardım edebilirdim. Muhtaç olduğumu görüyor musun? Ah Tanrım, yoksa şu an kulaklarıma gelenler, ölümün ezgisi mi?

02.02.2002 Akşam 22:00
Rüyalarıma girenler ve o gönderilen paket.. gerçek miydi tanrım? Son dakikalarımdaysam neden söyledin bana bunu? Neden, neden!? Ben ölümden korkmazdım, ansızın geleceğini kabullenmiştim fakat, fakat bu acımasızca değil miydi bu? Senden nefret ediyorum. Senden tiksiniyorum, sen yoksun! Eğer olsaydın beni dinler, yardım ederdin. Muhtaç bırakıp tatmin etmezdin kendini. Gerçek değilsin sen! Bir Tanrı böyle olmamalı. Senin gibi olmamalı…

02.02.2002 Akşam 22:11
Tanrım, ben de herkes gibi büyük hatalar yaptım. Herkes gibi, herkes gibi. Senden nefret etmiyorum, senin yüceliğine sığınıyorum. Ömrümü olmasa da son saniyelerimi sana adıyorum. Ölümü çek kapımdan yalvarırım.

02.02.2002 Akşam 22:20
Ölüm kapıma dayandı, ölüm kapıma dayandı. Gecenin bir yarısı gelen yabancı rüzgar gibi. Şimdi rüyamdan uyanıp kapıyı açmaya gidiyorum. Gitmemeliyim, belki de görmemeliydim bu rüyayı. İçimdeki merakı engelleyemedim, mecburiyete sığınamadım.

02.02.2002 Akşam 22:21
Dediğin yerdeyim tanrım, şimdi gözlerimi kapatıp geriye doğru sayacağım. Günahlarımı affet. Oğluna bir hayat ver.

02.02.2002 Akşam 22:22
Saat tam onu yirmi iki geçe gözlerimi açtım, gerçekle karşılaşmak için. Karşımda karım duruyordu, elinde bana bahsettiği silahla birlikte. Her şey tam tablodaki gibiydi. Silahları karşılaştırmak hiç aklımdan geçmemişti oysaki birebir aynısıydı. Ürperdim, artık bir anlık ömrüm kalmıştı ve saklayacak bir şeyim yoktu. Bir ses duydu kulaklarım, ölümün kaçınılmazlığını haykıran bir ses. Sonrası karanlık.

Sevgilerle, Leydi Macbeth.

Genel Sohbetler

Gittikçe normalleşiyor her şey. Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum ama hiçbir şey cazip gelmiyor. Değer veremiyorum. O yüzden de artık pek ilham da gelmiyor. Çünkü zihnimin karmaşası duygularımla harmanlandığında düşünceli oluyor, üretken olabiliyordum. Bu aralar genel olarak bilimsel makaleler ve evrimle daha çok alakadar olduğum için de olabilir aslında. Filmler izliyorum, bu ara felsefe uğraşımı da bıraktım. Bilimsel çalışmalar üzerinden ilerliyorum. Bir süre buna da ara versem iyi olur galiba.

Blog hakkında çok fikirlerim var. Kubrick, Bergman ve Tarkovsky sinemasına değinmek istiyorum. Bölüm bölüm hikayeler yazmak, felsefe ve psikolojiye değinmek istiyorum. Daha önce, Freud’la ilgili yazı yazacağımı söylemiştim zaten. Onunla başlarım. Nietzsche ile devam ederim. Bir yandan da sanat tarihi, ressamlar, tablolar, yazarlar, kitaplar, şairler, şiirler hakkında da yazmak istiyorum.

Bir program ayarlarım muhtemelen, kategorileri günlere yayar, hallederim bir şekilde. Bunu da aslında bir tavsiye üzerine yapmak istiyorum. Hatıra amaçlı da denebilir onun düşüncesiyle.

Yazmak istediğim şey, Nietzsche ve 2001: a Space Odyssey. Tabii o zaman daha yaratıcı bir isim bulurum. Onun kadar kaliteli bir bilimkurgu filmi de yok. 60’larda çekilen bu filmin üstüne kimse geçemedi.

Sevgilerle, alumun derinliklerinden Leydi Macbeth.

Spider (2002)

Yönetmen: David Cronenberg

Senarist: Patrick McGrath

Oyuncular: Ralph Fienes, Miranda Richardson, Gabriel Byrne, Lynn Redgrave

Tür: Gerilim/Dram

Yapım: 98dk. Kanada, 2002


Hayran kaldığım filmlerden. Öylesine ayrıntıyla işleniyor ki aslında, ya bu ne boş bir film diyorsunuz ya da bu film inanılmazdı diyorsunuz. Tabii bu filmleri çözümleyebilme, türe hakim olmakla da ilgili.

Genel olarak bakıldığında Spider, Cleg isimli karakterin akıl hastanesinden ayrılıp bir otele gelmesiyle ve bu çevrede aklının oynadığı oyunlar yüzünden hafızasında silinen çocukluk anılarını canlandırma çabası anlatılıyor.

Cleg’in çocukluğuna gelecek olursak, annesi masumiyetin simgesidir onun için. Doyumsuz bir babaya sahiptir ve annesi bu doyumsuzluk karşısında kendini değiştirir. Daha çekici olabilmek için makyaj yapar, güzel giyinir, babasıyla olan cinselliğini arttırır. Babasının annesini değiştirmeye çalışmasına tanık oldukça, annesi masumiyet kavramının değerini kaybeder.

Annesi masumiyetini tamamen kaybettiğindeyse, Cleg’in yarattığı fantezilerde başka bir kadına dönüşür. Babasıyla ilişki içerisinde olan artık annesi değil, başka bir kadındır.

Annesini barda gördüğü hayat kadına dönüştürmekle birlikte, geçtiği sokaklarda babasının bu kadınla annesini aldattığı fantezilerini kurmaya devam eder. Annesi ise bu kadınla babasını yakalaması sonucunda, babası tarafından öldürülür. Böylelikle annesi ilk zihninde ölmüş olur. Annesinin öcünü almak için, diğer kadını (annesini) öldürdüğündeyse annesini gerçekten öldürmüş olacaktır.

Otelde çalışan Mrs. Wilkinson müdahaleleriyle bir anneye dönüşmeye yakınlaşırken, annesi ve diğer kadın arasındaki çizgide kaybolur. Cleg, onu da cinselliğe büründüğünde öldürmeye teşebbüs eder fakat bunda başarılı olamaz. Çünkü gerçeğin farkına varır.

Film titizlikle işlenmiş olup, seyircinin aklında dönüp dolaşan sorulardan dolayı tekrar izleme ihtiyacı hissedeceği biçimdedir. Şu yirmi yılda çıkıp, hak ettiği değeri bulamayan bir yapımdır.

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Bir Cinayet Tasarlamak III: Korkuların İçinde

Kafamın içinde çığlık çığlığa her şey. Tam burada görebiliyor musunuz, tam burada. Korktuğum başıma geldi işte. Bir savaş başladı içimde ve dökülecek her kan, damarlarımda dolaşan kan olacak sevgili dostlar, bu hayatta korktuğum tek şey kendim oldum. Gülmeyin bana, lütfen. O kadar sınırsızdım ki, kendimden korkmama sebep oldu bu. Değer verdiklerime zarar verme korkusu, kafamda bir kaos yarattı. Karımı ve çocuklarımı her gün deştiğimi düşünmek istemiyordum sadece. Fakat sinirlendirdim onları. Görüyor musunuz, görüyor musunuz etime batırmaya başladılar. Demiştim size, lütfen kurtarın beni düşüncelerimden. Baş edemiyorum artık..

Ana Rahmin Kanı

Karanlık göklerin uğultusuna karışıyor benliğim.
Çıplak bedenim, rüzgarın arzusuyla bozkırlarda savruluyor.
Kopan bir kuş tüyü gibi ana rahminden düşüyorum.
Tekrar ve tekrar doğuyorum.
İhtişamlı bir denize doğru süzülüyorum.
Ruhunun yoksunluğundan inciye dönen bedenim;
Her bir dalganın şiddetiyle titriyor.
İtimat ettiğim sözler, çarpıtıyor tüm inancımı.
Korktuğum her bir kendim, boğuluyor şimdi kanlar nehrinde.
Sakladığım tüm gerçekler, düştüğüm yuvadan seslendiriliyor.
Ruhumdan yoksunlaştığım gün, bugündür dostlar!
Üşüyorum, ışık tutun.
Tutun ki, ruhumu bulabileyim.

Sevgilerle, Leydi Macbeth..

Yanılsamalara Yanılgımız

Doğru ve yanlış yaşamın süreğenliğinde yer değiştirir. Bu yüzden de tamamen kabul edebileceğimiz tek şey hiçlik olur. Fakat ne yazık ki insan duyguları engel olur bu gerçekliğe. Aslında birer yanılsama, kandırmacadan ibarettirler. Korkutucu olan da budur. Bir duygu nasıl bu kadar gerçekçi hissettirebilir? Hiçlikten korktuğumuz için mi bu yanılgı?

2015’den kalma bir yazı.