Bay ve Bayan Hiçkimseler

Hep bu günümüz insanının isteklerinin saçmalığından bahsederdim. Elbise, ayakkabı, araba ve daha fazlası. Bazen düşünüyorum, böyle oyalansaydım ne olurdu? Mutlu mu olurdum? Yaşadıkça fark ediyorsun ki, problemlerin karşısında dimdik durabildiğinde bu mutluluktan da büyük bir zevk veriyor.

Bilirsiniz insanları, acılarından bahsetmeye bayılırlar. Durumlar içinden çıkılamayacak gibi düşündürdüğünde; pes edişi, ağlaması, boşluktaymış hissi insana zevk verir. Çünkü az da olsa, bu döngülerden ibaret dünyalarında yaşadıklarını hissederler. Ruhun haftasonu kaçamaklarıdır bunlar. Normalleştirmeleri gerekiyor, bazı konulardan da kaçınmaları. Gündelik sorunlar da kafayı takmayacak kadar saçma gelmeli. Döngüleri de kabul etmeli.

Her kimseniz arayışınızda başarılar dilerim. İnsan işte, her kim olursa olsun bir arayışa ihtiyacı oluyor. Buna ister araba ister icat ister tanrı diyelim. Belki de Hiçkimsesiniz. Bunun şerefine bir film bırakabilirim.

Mr. Nobody

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Hiçliğin Dayanılmaz Döngüsü

Bir rüzgar esiyor,
Ve tüm benliğimi tüylerimi ayaklandırdığı gibi 
Ayaklandırıyor. 
Bir yandan korkutuyor, 
Bu dayanılmazlığın verdiği acı dolu haykırışlar. 
Sadece bir rüzgar değil,
Sürüklediği yer gökyüzü değil, 
Sürüklediği şey bir beden değil. 
Belki de çoktan toprağı boylamış, 
Denizin enginlerini aşmış,  
Korkuyla bir olmuş, 
Bir inanca bağlanmamış, 
Ne doğruya ne yanlışa sarılmış, 
Sadece gerçeği bilmiş, 
Yaşam döngülerindeki düzene karşı çıkmış, 
Ölüme varmayı, tekrar tekrar doğmayı değil; 
Ölüm olmaya karar vermiş, 
Salt bir ruh. 
Bu sadece bir ruh değil, 
Sürüklendiği yer cennetin bahçesi değil,  
Sürüklendiği yer bir cehennem vadisi. 
Acımayan döngülerin içine sıkıştırdığı ruhların acısı, 
Dinmeyen nehrin ölümleri boğazlaması gibi. 
Bir kuş ötüşünün embriyoya yaşam vermesi; 
Embriyonun yaşamla birleşerek ölüme dönüşmesi, 
Ağlaması, kalkması, gülmesiyle doğanın bir mucizesi olduğuna inanmasıyla;
Büyüyerek acıların katlanılmaz arayışına girdiğinde,
Elinde bıçakla korkularından kaçtığında, 
Daha sonra kendisini almaya gelecek rüzgara karşı geldiğinde; 
Mutluluğun verdiği hazzı, acının karşısındayken katbekat daha fazla aldığında, 
Acı bir gün nefesine saklanarak ciğerlerine indiğinde, 
Onu günlerce ağrıdan ağlattığında 
Ve asla sahip olamayacağını, bu yüzden karşısına asla çıkmaması gerektiğini öğrettiğinde, 
Son nefsini üfleyip o rüzgara karıştığında, 
O rüzgar toprağın kanına girip bir tohumu filizlendirdiğinde; 
Ve işte evet, 
Bu sadece bir döngü değil, 
Verdiği yer bir köşk değil, 
Verdiği şey bir hayat değil. 
Bir ölüm. 
Yaşayan her canlının mahkum olduğu bir ölüm. 
Doğum ruha, ölüm bedene verilir.
Ve bu veriliş yaşayanların alın yazısı;
Adı, 
Korkusu, 
Kendisi, 
Sonu olur. 
Ve hiçbir şeyi. 
Çünkü yaşayanların sahip olduğu bir şey yoktur. 
Bu denilenlerse hiçliğin isimleri. 
Bu sadece bir hiçlik değil, 
Vardığı yer bir cennet değil, 
Vardığı yer bir cehennem değil. 
Sadece bir döngü. 
Hiçliğin dayanılmaz döngüsü.

(Acı ve rüzgar aynı anlamı taşıyor şiirde. Ruh bir kere doğar, insan binlerce kere ölür. Bu nedenle ölüm de insana yani varlığa dönüşür. Aslında buradaki düşünce ruhun doğması ve beden öldükçe şekil değiştirmesi. Döngüde de ruhun yıpranması.)

Sevgilerle, Leydi Macbeth.

Genel Sohbetler

Gittikçe normalleşiyor her şey. Bunu nasıl anlatırım bilmiyorum ama hiçbir şey cazip gelmiyor. Değer veremiyorum. O yüzden de artık pek ilham da gelmiyor. Çünkü zihnimin karmaşası duygularımla harmanlandığında düşünceli oluyor, üretken olabiliyordum. Bu aralar genel olarak bilimsel makaleler ve evrimle daha çok alakadar olduğum için de olabilir aslında. Filmler izliyorum, bu ara felsefe uğraşımı da bıraktım. Bilimsel çalışmalar üzerinden ilerliyorum. Bir süre buna da ara versem iyi olur galiba.

Blog hakkında çok fikirlerim var. Kubrick, Bergman ve Tarkovsky sinemasına değinmek istiyorum. Bölüm bölüm hikayeler yazmak, felsefe ve psikolojiye değinmek istiyorum. Daha önce, Freud’la ilgili yazı yazacağımı söylemiştim zaten. Onunla başlarım. Nietzsche ile devam ederim. Bir yandan da sanat tarihi, ressamlar, tablolar, yazarlar, kitaplar, şairler, şiirler hakkında da yazmak istiyorum.

Bir program ayarlarım muhtemelen, kategorileri günlere yayar, hallederim bir şekilde. Bunu da aslında bir tavsiye üzerine yapmak istiyorum. Hatıra amaçlı da denebilir onun düşüncesiyle.

Yazmak istediğim şey, Nietzsche ve 2001: a Space Odyssey. Tabii o zaman daha yaratıcı bir isim bulurum. Onun kadar kaliteli bir bilimkurgu filmi de yok. 60’larda çekilen bu filmin üstüne kimse geçemedi.

Sevgilerle, alumun derinliklerinden Leydi Macbeth.

Spider (2002)

Yönetmen: David Cronenberg

Senarist: Patrick McGrath

Oyuncular: Ralph Fienes, Miranda Richardson, Gabriel Byrne, Lynn Redgrave

Tür: Gerilim/Dram

Yapım: 98dk. Kanada, 2002


Hayran kaldığım filmlerden. Öylesine ayrıntıyla işleniyor ki aslında, ya bu ne boş bir film diyorsunuz ya da bu film inanılmazdı diyorsunuz. Tabii bu filmleri çözümleyebilme, türe hakim olmakla da ilgili.

Genel olarak bakıldığında Spider, Cleg isimli karakterin akıl hastanesinden ayrılıp bir otele gelmesiyle ve bu çevrede aklının oynadığı oyunlar yüzünden hafızasında silinen çocukluk anılarını canlandırma çabası anlatılıyor.

Cleg’in çocukluğuna gelecek olursak, annesi masumiyetin simgesidir onun için. Doyumsuz bir babaya sahiptir ve annesi bu doyumsuzluk karşısında kendini değiştirir. Daha çekici olabilmek için makyaj yapar, güzel giyinir, babasıyla olan cinselliğini arttırır. Babasının annesini değiştirmeye çalışmasına tanık oldukça, annesi masumiyet kavramının değerini kaybeder.

Annesi masumiyetini tamamen kaybettiğindeyse, Cleg’in yarattığı fantezilerde başka bir kadına dönüşür. Babasıyla ilişki içerisinde olan artık annesi değil, başka bir kadındır.

Annesini barda gördüğü hayat kadına dönüştürmekle birlikte, geçtiği sokaklarda babasının bu kadınla annesini aldattığı fantezilerini kurmaya devam eder. Annesi ise bu kadınla babasını yakalaması sonucunda, babası tarafından öldürülür. Böylelikle annesi ilk zihninde ölmüş olur. Annesinin öcünü almak için, diğer kadını (annesini) öldürdüğündeyse annesini gerçekten öldürmüş olacaktır.

Otelde çalışan Mrs. Wilkinson müdahaleleriyle bir anneye dönüşmeye yakınlaşırken, annesi ve diğer kadın arasındaki çizgide kaybolur. Cleg, onu da cinselliğe büründüğünde öldürmeye teşebbüs eder fakat bunda başarılı olamaz. Çünkü gerçeğin farkına varır.

Film titizlikle işlenmiş olup, seyircinin aklında dönüp dolaşan sorulardan dolayı tekrar izleme ihtiyacı hissedeceği biçimdedir. Şu yirmi yılda çıkıp, hak ettiği değeri bulamayan bir yapımdır.

Sevgiler, Leydi Macbeth.

Bir Cinayet Tasarlamak III: Korkuların İçinde

Kafamın içinde çığlık çığlığa her şey. Tam burada görebiliyor musunuz, tam burada. Korktuğum başıma geldi işte. Bir savaş başladı içimde ve dökülecek her kan, damarlarımda dolaşan kan olacak sevgili dostlar, bu hayatta korktuğum tek şey kendim oldum. Gülmeyin bana, lütfen. O kadar sınırsızdım ki, kendimden korkmama sebep oldu bu. Değer verdiklerime zarar verme korkusu, kafamda bir kaos yarattı. Karımı ve çocuklarımı her gün deştiğimi düşünmek istemiyordum sadece. Fakat sinirlendirdim onları. Görüyor musunuz, görüyor musunuz etime batırmaya başladılar. Demiştim size, lütfen kurtarın beni düşüncelerimden. Baş edemiyorum artık..

Yanılsamalara Yanılgımız

Doğru ve yanlış yaşamın süreğenliğinde yer değiştirir. Bu yüzden de tamamen kabul edebileceğimiz tek şey hiçlik olur. Fakat ne yazık ki insan duyguları engel olur bu gerçekliğe. Aslında birer yanılsama, kandırmacadan ibarettirler. Korkutucu olan da budur. Bir duygu nasıl bu kadar gerçekçi hissettirebilir? Hiçlikten korktuğumuz için mi bu yanılgı?

2015’den kalma bir yazı.

İd, Ego ve Süperego

İşte her şeyimle sana döndüm tanrım. Dünyanın adaletsizliğinden döndüm sana, söylesene tanrım ne istedin kadınlardan? Neden cinsiyetçi davrandın? Neden onları güçsüz gördün? Görüyor musun tanrım, ben görüyorum da. Hayatımda gördüklerimden söylüyorum, karşılaştığım en güçlü insanlar kadınlar oldu. Peki tanrım, ne istedin çocuklardan? Melek diye adlandırdığın, günahsız yavrucaklardan ne istedin? Neden ölümün, açlığın, kötülüğün elinden kurtarmadın? Melekleri tanrım, neden kurtarmadın? Seçim hakkı olmayan melekleri neden kurban ettin? Neden insanlara başkasının özgürlüğünü kısıtlama hakkı sundun? Doğruyu yanlışı ayırt edebilsinler diye mi? Onların bu yanlışları görmeye ne hakkı var? Söylesene tanrım aslında var olmadığını, dinlerin yanlışlardan ibaret olduğunu. Ölümden sonra hayatın olmadığını, hayatta yasakladığın şeylerin ölümden sonra günah olmamasının saçmalığını… Söylesene tanrım, gerçekten egonu tatmin etmek için yaratmadıysan, ne için yarattın?

[Bu yazıyıyı id, ‘ego ve süperego’ konulu yapacağım daha sonra.]

İkilemler ve Ağıtlar

Korkunç bir ikilemle ruhunun derinliklerindeki engin denizde sürükleniyor, ruhunun ağıdını dinleyip korkuyla bir oluyor. İçinde başlattığı savaşın karmaşasına; yağmurun, dalgaların tinsel birleşimine tanıklık ediyor ve yaşam döngülerindeki düzene karşı çıkarak bu korkunç ikilemle sonsuzluğa ilerliyor.

Çeşitli Sanat Blogu!

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın